NEBÎLİK VE RASÛLLUK
Åžüpheziz, seni biz, ÅŸâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik".
(Fetih Sûresi, 8)
İlk vahiy'den sonra, kısa bir süre vahyin arkası kesildi.(57) Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) Hira'dan dönerken, bir ses iÅŸitti. Başını kaldırıp semâya bakınca, kendisine daha önce Hira'daki maÄŸarada gelen meleÄŸi gördü. Korku ve heyecân içinde evine döndü.
"Hemen beni örtünüz, beni örtünüz." dedi. Bu esnada Cebrâil, el-Müddessir Sûresinin ilk âyetlerini getirdi.
"Ey örtüsüne bürünen (peygamber). Kalk, (insanları) azâb ile korkut. Rabb'ının adını yücelt (Namaz'da tekbir getir.) Elbiseni temiz tut. Kötü ÅŸeyleri terket." (el-Müddessir Sûresi, 1-5).
İlk vahiy ile Hz. Muhammed (s.a.s.) "Nebî" olmuÅŸ, henüz baÅŸkalarına "Hak Dini" tebliÄŸ ile görevlendirilmemiÅŸti. Bu ikinci vahiy ile "Risâlet" verildi. Hak Dini tebliÄŸ ile görevlendirildi. Ancak açık dâvet emredilmedi.
1- İSLÂMDA İLK İBÂDET
İslâmda Allah'a imândan sonra ilk farz kılınan ibâdet, namazdır. İkinci vahiy ile el-Müddessir Sûresinin ilk âyetlerinin indirilmesinden sonra, Mekke'nin üst yanında bir vâdide, Cibril (a.s.), Rasûlullah (s.a.s.)'e gösterip öÄŸretmek için abdest almış, peÅŸinden Cibril'den gördüÄŸü ÅŸekilde Rasûlullah (s.a.s.) de abdest almıştır.
Sonra Cibril (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'e namaz kıldırmış ve namaz kılmayı öÄŸretmiÅŸtir.(58)
Eve dönünce Rasûlullah (s.a.s.) abdest almayı ve namaz kılmayı eÅŸi Hz. Hatice'ye öÄŸretmiÅŸ, o da abdest almış ve ikisi birlikte cemâatle namaz kılmışlardır.
2- İLK MÜSLÜMANLAR
"İyilik iÅŸlemekte önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır."
(Vâkıa Sûresi, 10)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ilk imân eden ve O'nunla birlikte ilk defa namaz kılan kiÅŸi, eÅŸi Hz. Hatice oldu. Daha sonra evlâtlığı Hârise oÄŸlu Zeyd.(59) ve amcasının oÄŸlu Hz. Ali Müslüman oldular.
a ) Hz. Ali'nin İslâm'ı Kabûl Etmesi
Ebû Tâlib, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i, 8 yaşından 25 yaşına kadar evinde barındırmış O'nu öz çocuklarından daha çok sevmiÅŸti. EvliliÄŸinden sonra Hz. Muhammed (s.a.s.), eÅŸi Hz. Hatice'nin evine geçmiÅŸ ve maddî bakımdan refâha kavuÅŸmuÅŸtu. (60) Ebû Tâlib'in âilesi ise pek kalabalıktı. Peygamberimiz (s.a.s.) amcasının sıkıntısının biraz azalması için 5 yaşından itibâren Ali'yi yanına almıştı. Bu yüzden Ali, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında kalıyordu.(61)
Hz. Ali, Peygamberimiz (s.a.s.) ile Hz. Hatice'yi namaz kılarken görünce, bunun ne olduÄŸunu sordu. Peygamber Efendimiz, O'na Müslümanlığı anlattı. O da Müslümanlığı kabûl etti. Bu esnâda Hz. Ali henüz on yaÅŸlarında bir çocuktu.
b) Hz. Ebû Bekir'in Müslüman Olması
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in yakın ve en samîmi dostu olan Ebû Kuhâfe oÄŸlu Ebû Bekir, KureyÅŸ kabîlesi'nin TeymoÄŸulları kolundandır. Baba ve anne tarafından soyu, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in soyu ile Mürre'de birleÅŸir.
Hz. Ebû Bekir'in Mekke'de KureyÅŸ arasında büyük bir itibârı vardı. Zengin ve dürüst bir tüccârdı. Aralarındaki güven ve samîmiyet sebebiyle, Peygamberimiz (s.a.s.) âilesi dışındakilerden ilk olarak Hz. Ebû Bekir'i İslâm'a dâvet etti. Hz. Ebû Bekir bu dâveti tereddütsüz kabûl etti. Esâsen, câhiliyet devrinde bile putlara hiç tapmamış, aÄŸzına bir yudum içki koymamıştı. Hz. Ebû Bekir'in Müslüman olmasıyla, Peygamberimiz (s.a.s.) büyük bir desteÄŸe kavuÅŸtu. Onun gayret ve delâletiyle, Mekke'nin önemli ÅŸahsiyetlerinden Affân oÄŸlu Osmân, Avf oÄŸlu Abdurrahman, Ebû Vakkas oÄŸlu Sa'd, Avvâm oÄŸlu Zübeyr, Ubeydullah oÄŸlu Talha da Müslümanlığı kabûl ettiler. Hz. Hatice'den sonra Müslüman olan bu 8 zata "İlk Müslümanlar" (Sabıkûn-i İslâm) denilir.
(57) İlk vahiy ile ikinci vahiy arasında geçen "fetret-i vahy" süresinin ne kadar devâm ettiÄŸine dâir rivâyetler 15 gün ile 3 yıl arasında deÄŸiÅŸmektedir. (Bkz. Tecrid Tercemesi, 1/11. Hadis No: 4'ün açıklaması) Olayların seyrine göre, 1-2 aydan daha çok olmaması gerekir. 2-3 yıl gibi uzun süre olduÄŸunu söyleyenler, "gizli dâvet" süresi ile "fetret-i vahy"i ayıramamış olmalıdırlar.
(58) İbn HiÅŸâm, 1/260-261; Tecrid Tercemesi, 2/231, (Hadis No: 227'nin açıklaması); Tâhir Olgun, İbâdet Târihi, 28, İstanbul, 1946
(59) Zeyd, Kudâa kabilesindendi. Küçük yaÅŸta esir edilmiÅŸ, köle olarak satılmıştı. Hz. Hatice, evliliklerinden sonra O'nu Hz. Muhammed (s.a.s.)'e hediye etti. Babası Hârise, oÄŸlunu araya araya nihâyet Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanında buldu. Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisini âzâd ederek babası ile gitmesine izin verdi. Fakat Zeyd, babası ile gitmedi; "babam da sensin, annem de..." diyerek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'den ayrılmadı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'de onu evlâd edindi. (İbn HiÅŸâm, 1/265), Kur'an-ı Kerîm'de açık olarak adı geçen sahâbî, yalnızca Zeyd'dir. (el-Ahzâb Sûresi, 37) Peygamberimiz (s.a.s.) onu Ümmü Eymen ile evlendirmiÅŸ, bu evlilikten meÅŸhûr komutan "Üsâme" doÄŸmuÅŸtur. Zeyd, Hicretin 8'inci yılında Mûte Savaşında ÅŸehid olmuÅŸtur. (GeniÅŸ bilgi için bkz. Tecrid Ter. 4/538 - 540, Hadis No: 644)
(60) Bkz. ed-Duhâ Sûresi, 8
(61) Abbas da aynı maksatla Câfer'i yanına almıştı. (Bkz. İbn HiÅŸâm, 1/263)
3- AÇIK DÂVETİN BAÅžLAMASI (613-614 M)
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz ilk üç yıl halkı gizlice İslâm'a dâvet etti. Yalnızca çok güvendiÄŸi kimselere İslâm'ı açıkladı. (62) BaÅŸta Hz. Ebû Bekir olmak üzere, Hak dini kabul etmiÅŸ olanlar da, el altından güvendikleri arkadaÅŸlarını teÅŸvik ediyorlardı. Bu üç yıl içinde Müslümanların sayısı ancak 30'a çıkabildi.(63) Bunlar ibâdetlerini evlerinde gizlice yapıyorlardı.
PeygamberliÄŸin dördüncü yılında (614 M.) inen: "Sana emrolunan ÅŸeyi açıkca ortaya koy, müÅŸriklere aldırma". (el-Hicr Sûresi, 94) anlamındaki âyet-i celile ile İslâm'ı açıktan tebliÄŸ etmesi emrolundu. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) halkı açıktan İslâm'a dâvete baÅŸladı.
Harem-i Åžerif'e gidip kendisine inen âyetleri açıktan okuyordu:
"Ey insanlar ÅŸüphesiz ben, göklerin ve yerin mülk (ve hâkimiyetine) sâhip ve kendinden baÅŸka hiç bir tanrı olmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın sizin hepinize gönderdiÄŸi Peygamberiyim. O halde Allah'a, ümmî nebiy olan Rasûlune-ki O'da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmıştır,- imân edin, O'na uyun ki doÄŸru yolu bulmuÅŸ olasınız..." (el-A'raf Sûresi, 158) diyerek onları İslâm'a dâvet ediyordu.
Açık dâvetin baÅŸlamasından sonra, halkla daha kolay temas edebilmek için Rasûlullah (s.a.s.), kendi evinden, Safâ ile Merve arasında iÅŸlek bir yerde bulunan "Erkam"ın evine taşındı. Bir çok kimse bu evde İslâm'la ÅŸereflendiÄŸi için bu eve "Dâr-ı İslâm" denildi.(64/1)
4- YAKIN AKRABASINI İSLÂM'A DÂVETİ
"Önce en yakın akrabanı (Allah'ın azâbıyla) korkut" (eÅŸ Åžuarâ Sûresi, 214) anlamındaki âyet-i celîle inince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Safâ Tepesi'ne çıkarak:
"Ey AbdülmuttaliboÄŸulları, Ey FihroÄŸulları, Ey AbdimenâfoÄŸulları, Ey ZühreoÄŸulları..." diyerek bütün akrabasına oymak oymak seslendi. Hepsi toplandıktan sonra:
-"Ey KureyÅŸ cemâati, size "ÅŸu dağın eteÄŸinde veya ÅŸu vâdide düÅŸman süvârisi var. Üzerinize baskın yapacak desem, bana inanır mısınız?" diye sordu. Hepsi bir ağızdan:
-"Evet, inanırız, çünkü ÅŸimdiye kadar senden hiç yalan duymadık, sen yalan söylemezsin..." dediler. O zaman Rasûlullah (s.a.s.):
-"O halde ben size, önümüzde ÅŸiddetli bir azâb günü bulunduÄŸunu, Alah'a inanıp, O'na kulluk etmeyenlerin bu büyüyk azâba uÄŸrayacaklarını haber veriyorum... Yemin ederim ki, Allah'tan baÅŸka ibâdete lâyık tanrı yoktur. Ben de Allah'ın size ve bütün insanlara gönderdiÄŸi Peygamberiyim...(Rasûl-i Ekrem her bir oymaÄŸa ayrı ayrı hitâb ederek) Allah'tan kendinizi ibâdet karşılığında satın alarak, azâbından kurtarınız. Bu azâbtan kurtulmanız için, ben Allah tarafından verilmiÅŸ hiç bir nüfûza sâhip deÄŸilim..."(64/2)
-"Ey KureyÅŸ Cemâati! Siz uykuya dalar gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi dirileceksiniz. Kabirden kalkıp Allah divânına varınca, muhakkak dünyadaki bütün yaptıklarınızdan hesâba çekileceksiniz. İyiliklerinizin mükâfâtını, kötülüklerinizin de cezâsını göreceksiniz. "O Mükâfât ebedi Cennet, cezâ da Cehennem'e girmektir..." (65) diyerek sözlerini bitirdi.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in bu sözleri, umumi bir muhâlefetle karşılanmadı. Yalnızca Ebû Leheb:
-"Helâk olasıca, bizi bunun için mi çağırdın?" sözleriyle Rasûlullah (s.a.s.)'in gönlünü kırdı. Bunun üzerine onun hakkında:
"Ebû Leheb'in iki elleri kurusun,yok olsun. O'na ne malı ne de kazandığı fayda verdi. Alevli bir ateÅŸe yaslanacaktır O. Boynunda bükülmüÅŸ bir ip olduÄŸu halde, karısı da odun hammalı olarak." (Leheb Sûresi, 1-5) meâlindeki sûre-i celîle nâzil oldu.(66)
III- MEKKE MÜÅžRİKLERİNİN MÜSLÜMANLARA KARÅžI DAVRANIÅžLARI
İslâm'ın Mekke'de yayılmaya baÅŸlaması ile Mekke halkı iki kısma ayrıldı. l) Müslümanlar, 2) Müslümanlığı kabûl etmeyen müÅŸrikler.
MüÅŸriklerin, Müslümanlara karşı davranışları, sırasıyla beÅŸ safha geçirdi: Alay, hakaret, iÅŸkence, iliÅŸkileri kesme (boykot), memleketten çıkarma ve öldürme (ÅŸiddet politikası).
1- ALAY VE HAKARET DÖNEMİ
KureyÅŸliler baÅŸlangıçta Hz. Muhammed (s.a.s)'in PeygamberliÄŸini önemsememiÅŸ göründüler. İmân etmemekle beraber, putlar aleyhine söz söylemedikçe, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dâvetine ses çıkarmadılar. Yalnızca, Rasûlullah (s.a.s.)'i gördüklerinde, "İşte gökten kendisine haber geldiÄŸini iddia eden..." diyerek eÄŸlendiler. Müslümanları alaya alıp küçümsediler. Böylece "alay devri" baÅŸlamış oldu.
Kurân-ı Kerîm, onların bu tutumlarını bize bildirmektedir.
"Suçlular, ÅŸüphesiz mü'minlere gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde, birbirlerine göz kırpıp, kaÅŸ iÅŸâretiyle istihzâ ederlerdi. ArkadaÅŸlarına döndüklerinde, eÄŸlenerek (neÅŸ'e içinde) dönerlerdi. Mü'minleri gördüklerinde, "bunlar gerçekten sapık kimseler" derlerdi. (el-Mutaffifîn Sûresi, 29-32)
Putlarla ilgili, "Siz de; Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız (putlar) da, hiç ÅŸüphesiz Cehennem odunusunuz..." (el-Enbiya Sûresi, 98) anlamındaki âyet-i kerîme inince, müÅŸrikler son derece kızdılar. Artık Müslümanlara düÅŸman olup, hakaret ettiler. Böylece, "hakaret devri" baÅŸladı.
KureyÅŸ'in puta tapıcılıkta yararı vardı. Mekke puta tapıcıların merkezi durumundaydı. Kâbe ve civârındaki putları ziyâret için gelenlerle Mekke hergün dolup taşıyor, bu yüzden KureyÅŸ, hem para, hem itibâr kazanıyordu. Mekke'de Müslümanlık yayılırsa bütün bu menfaatler elden gittiÄŸi gibi, diÄŸer kabîleler KureyÅŸ'e düÅŸman olabilirlerdi. Üstelik Müslümanlık herkesi eÅŸit sayıyor, soy-sop, asâlet, zenginlik-fâkirlik farkı gözetmiyordu. Bu yüzden KureyÅŸ ileri gelenleri Müslümanlığı kendi çıkarları için tehlikeli gördüler. Müslümanlığın yayılmasını önlemek ve ortadan kaldırmak için her çâreye baÅŸvurdular.
2- İŞKENCE DÖNEMİ
a) KureyÅŸ'in Ebû Tâlib'e BaÅŸvurması:
KureyÅŸ'in ileri gelenlerinden Utbe b. Rabia, Åžeybe b. Rabia, Ebû Cehil, Ebû Süfyan, Velîd b. Muğıra, Âs b. Vâil ve Âs b. HiÅŸâm'dan oluÅŸan bir hey'et HâÅŸimoÄŸullarının reisi Ebû Tâlib'e gelerek:
"KardeÅŸinin oÄŸlu ilâhlarımıza hakaret ediyor, dinimizi yeriyor, bizi ____, dedelerimizi sapık gösteriyor. Ya O bu iÅŸten vazgeçsin, yahut sen himâyeden vazgeç de, biz hakkından gelelim..." dediler. Ebû Tâlib onları tatlılıkla savdı.(67) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in eskisi gibi görevine devam ettiÄŸini görünce yeniden Ebû Tâlib'e geldiler.
"Artık sabır ve tahammülümüz kalmadı. Ne olacaksa olsun, iki taraftan biri yok olsun, diÄŸeri kurtulsun..." diye tehdit ettiler. Ebû Tâlib durumun nâzik olduÄŸunu gördü. Bütün KureyÅŸ'e karşı koyamazdı. YeÄŸeni Hz. Muhammed (s.a.s.)'e durumu anlatarak:
-"Bak oÄŸlum, akraba arasında düÅŸmanlık sokmak iyi olmaz. Sen yine dinine göre hareket et, ama onların putlarını aÅŸağılama, onlara sapık deme. Kendini de , beni de koru, bana gücümün üstünde yük yükleme..." dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) üzüldü. Artık amcası da kendisini koruyamıyacaktı. Müslümanlar henüz sayıca az ve zayıftı. Mübârek gözleri yaÅŸlarla dolarak:
-"Ey amca, Allah'a yemin ederim ki, onlar saÄŸ elime GüneÅŸ'i, sol elime de Ay'ı koysalar, ben yine görevimi bırakmam..." diyerek ayrılmak üzere yerinden kalktı.YeÄŸeninin gücenmesine dayanamayan Ebû Tâlib:
-"Ey kardeÅŸimin oÄŸlu, istediÄŸini söyle, yemin ederim ki, seni hiç bir zaman, hiç bir ÅŸey karşısında himâyesiz bırakacak deÄŸilim." dedi.(68) Daha sonra Ebû Tâlib, HâÅŸimoÄŸullarını toplayarak durumu anlattı ve KureyÅŸ'e karşı âile ÅŸerefi adına Hz. Peygamber (s.a.s.)'in korunmasını istedi. Ebû Leheb'den baÅŸka bütün âile fertleri, Müslüman olsun, olmasın, bu teklifi kabûl ettiler.(69)
b) Kureyş'in Hz.Peygamber (s.a.s)'e Başvurması
Ebû Tâlib'e yaptıkları mürâcaatlardan bir sonuç alamayınca KureyÅŸ uluları bizzât, Hz. Peygember (s.a.s.)'e geldiler:
-"Yâ Muhammed! Sen soy ve ÅŸeref yönünden hepimizden üstünsün. Fakat Araplar arasında, ÅŸimdiye kadar hiç kimsenin yapmadığını yaptın; aramıza ayrılık soktun, bizi birbirimize düÅŸürdün. EÄŸer maksadın zengin olmaksa, seni kabîlemizin en zengini yapalım. Reislik istersen, baÅŸkan seçelim. Evlenmek düÅŸünüyorsan, KureyÅŸ'in en asil ve en güzel kadınları ile evlendirelim. EÄŸer cinlerin kötülüÄŸüne kapılmışsan, seni tedâvî ettirelim. İstediÄŸin her fedakârlığa katlanalım. Bu davâ'dan vazgeç, düzenimizi bozma..." dediler. Rasûlullah (s.a.s.):
-"Söylediklerinizden hiç biri bende yok. Beni Rabb'ım size Peygamber gönderdi, bana kitâp indirdi. Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini size tebliÄŸ ediyorum. İmân ederseniz, dünya ve âhirette mutlu olursunuz. İnkâr ederseniz, Cenâb-ı Hak aramızda hükmedinceye kadar sabredip bekleyeceÄŸim. Putlara tapmaktan vazgeçip, yalnızca Allah'a ibadet ediniz...." diye cevâp verdi. (70)
- "Bizim 360 tane putumuz Mekke'yi idâre edemezken bir tek Allah dünyayı nasıl idâre eder..." diyerek gittiler.(71)
"O kâfirler, içlerinden bir uyarıcının (Peygamberin) geldiÄŸine ÅŸaÅŸtılar. 'Bu yalancı bir sihirbâzdır' dediler. O (Peygamber) bütün ilâhları tek bir Tanrı mı yapmış? Bu cidden ÅŸaşılacak birÅŸey... dediler". (Sa'd Sûresi, 4-5).
c) İlk Müslümanların Gördükleri Eza ve Cefalar
MüÅŸrikler, Ebû Tâlib ve Hz. Peygamberle yaptıkları görüÅŸmelerden netice alamayınca Müslümanlara ezâ ve iÅŸkenceye baÅŸladılar.(72)
Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman gibi kuvvetli ve itibârlı bir âileye mensup olanlara pek iliÅŸemiyorlardı. Fakat kimsesiz, fakir Müslümanlara, özellikle köle ve câriyelere cihân târihinde eÅŸine rastlanmayan vahÅŸet derecesinde iÅŸkenceler yapıyorlardı. Ebû Füheyke, Habbâb, Bilâl, Suhayb, Ammâr, Yâsir ve Sümeyye bunlardandı.
Safvân b. Ümeyye'nin kölesi olan Ebû Füheyke, efendisi tarafından her gün ayağına ip baÄŸlanarak, kızgın çakıl ve kumlar üzerinde sürükletilirdi.
Demirci olan Habbâb, kor hâlindeki kömürlerin üzerine yatırılmış; kömürler sönüp kararıncaya kadar, göÄŸsüne bastırılarak kıvrandırılmıştı.
Ammâr'ın babası Yâsir, bacaklarından iki ayrı deveye baÄŸlanıp, develer ters yönlere sürülerek parcalanmış, kocasının bu ÅŸekilde vahÅŸice öldürülmesine dayanamayıp müÅŸriklere karşı söz söyleyen Sümeyye, Ebû Cehil'in attığı bir ok darbesiyle öldürülmüÅŸtü.(73)
Halef oÄŸlu Ümeyye, kölesi HabeÅŸli Bilâl'i hergün çırılçıplak kızgın kumlar üzerine yatırır, göÄŸsüne kocaman bir taÅŸ koyarak güneÅŸin altında saatlerce bırakır; Hz. Peygamber (s.a.s.)'e küfretmesi, Müslümanlığı terk etmesi için ezâ ederdi. Birgün, ellerini ayaklarını sımsıkı baÄŸlayarak boynuna bir ip geçirmiÅŸ, sokak çocuklarının eline vererek çıplak vücûdunu kızgın kumlar üzerinde Mekke sokaklarında sürütmüÅŸtü. Sırtı yüzülüp kanlar içinde kalan Bilâl, bu durumda yarı baygın halde bile "Ehad, Ehad" (Allah bir, Allah bir) diyordu.(74)
Anne ve babası vahÅŸice öldürülen Ammâr, gördüÄŸü iÅŸkencelere dayanamamış, müÅŸriklerin istedikleri sözleri söylemiÅŸti. Ellerinden kurtulunca, aÄŸlayarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'e durumu anlatmış, Rasûlullah (s.a.s.)'de: "Sana tekrar eziyet ederlerse; kurtulmak için yine öyle söyle" demiÅŸti."(75)
Hz. Ebû Bekir, müÅŸrik sâhiplerinin iÅŸkencelerinden kurtarmak için, yedi tane Müslüman köle ve câriyeyi büyük bedeller ödeyerek satın alıp âzâd etmiÅŸti. Rasûlullah (s.a.s.)'in müezzini Bilâl bunlardandı.(76)
HâÅŸimîlerden çekindikleri ve Ebû Tâlib'in himayesinde olduÄŸu için önceleri Rasûlullah (s.a.s.)'in ÅŸahsına dokunamıyorlardı. Zamanla "mecnûn, falcı, ÅŸâir sihirbaz" gibi sözler söylemeÄŸe baÅŸladılar. En sonunda fırsat buldukça O'na da hakaret, iÅŸkence ve her türlü kötülüÄŸü yapmaktan çekinmediler. GeçeceÄŸi yollara dikenler döküyorlar, üzerine pis ÅŸeyler atıyorlar, kapısına kan ve pislik sürüyorlar, evinin önüne pislik atıyolardı. Bir defa Harem-i Åžerifte namaz kılarken "Ukbe b. Ebî Muayt" saldırıp boÄŸmak istemiÅŸ, Hz. Ebû Bekir kurtarmıştı (77) BaÅŸka bir zaman, Kâbe'nin yanında namaz kılarken, Ukbe b. Ebî Muayt Ebû Cehil'in teÅŸvikiyle yeni kesilmiÅŸ bir devenin iç organlarını, secdeye vardığında üzerine atmış; kızı Fâtıma yetiÅŸip üzerindeki pislikleri temizledikten sonra, başını secdeden kaldırabilmiÅŸti.(78) MüÅŸriklerin kötülükleri giderek dayanılmaz bir duruma gelmiÅŸ. Müslümanlar Mekke'de barınamaz hâle gelmiÅŸlerdi.
3- HABEŞİSTAN'A HİCRET
"Zulme uÄŸradıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, and olsun ki, dünyada güzel bir yerde yerleÅŸtiririz. Âhiret ecri ise daha büyüktür."
(en-Nahl Sûresi, 41)
a) Habeşistan'a İlk Hicret Edenler (615 M.)
MüÅŸriklerin ezâları dayanılmaz bir hal almıştı. Müslümanlar serbestçe ibâdet edemiyorlardı. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) Müslümanların HabeÅŸistan'a hicret etmelerine izin verdi.
Müslümanlar HabeÅŸistan'a iki defa hicret ettiler. İlk defa 12'si erkek, 4'ü kadın 16 kiÅŸi Mekke Devri'nin (PeygamberliÄŸin) 5'inci yılında (615 M.) Recep ayında Mekke'den gizlice ayrılarak Kızıldeniz kıyısında birleÅŸtiler. BaÅŸlarında bir reisleri yoktu. Buradan kiraladıkları bir gemi ile HabeÅŸistan'a geçtiler. İçlerinde, Hz. Osman, eÅŸi Rukiyye, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf ve Abdulllah b. Mes'ûd gibi muhterem zâtlar da vardı.(79)
b) İkinci Habeşistan Hicreti (616 M.)
İlk hicret edenler HabeÅŸistan'da iken inen "en-Necm Sûresi"ni Hz. Peygamber (s.a.s.) Hârem-i Åžerifte müÅŸriklere okudu. Bitince, sûrenin sonunda "secde âyeti" bulunduÄŸu için, Allah'a secde etti. Bu sûrenin 19 ve 20'inci âyetlerinde müÅŸriklerin putlarından "Lât, Uzza ve Menât'ın" isimleri de geçtiÄŸinden müÅŸrikler de Hz. Peygamber (s.a.s.)'le birlikte putları için secde etmiÅŸlerdi. Bu olay, "Mekkeliler toptan Müslüman oldu" diye bir ÅŸâyianın çıkmasına sebep olmuÅŸ, bu asılsız ÅŸâyia tâ HabeÅŸistan'da duyulmuÅŸ, bu yüzden hicret eden Müslümanlar da, HabeÅŸistan'da üç ay kaldıktan sonra dönmüÅŸlerdi.(80) Müslümanlar, HabeÅŸistan'dan döndüklerine piÅŸman oldular. Çünkü müÅŸrikler zulüm ve iÅŸkencelerini daha da artırmışlardı. Bu sebeple Müslümanlar, Mekke Devri'nin 7'inci yılında (616 M.) 77'si erkek, 13'ü kadın olmak üzere 90 kiÅŸi 2'inci defa HabeÅŸistan'a hicret ettiler. Bu ikinci hicrette kafile baÅŸkanı Hz. Ali'nin aÄŸabeyi Câfer Tayyar'dı.(81)
c) KureyÅŸ Elçileri İle Câfer Arasında Geçen Münâzara
Müslümanların HabeÅŸistan'a hicreti, müÅŸrikleri endiÅŸelendirdi. Müslümanlığın etrâfa yayılmasından korktular. Hicret eden Müslümanların kendilerine teslim edilmesi için HabeÅŸistan NecâÅŸi'si (82) Ashame'ye kıymetli hediyelerle Amr b. Âs ile Abdullah b. Ebî Rabia'yı elçi olarak gönderdiler.(83) NecâÅŸi Müslümanlarla KureyÅŸ elçilerini huzurunda karşılaÅŸtırdı. Müslümanlara:
-"KureyÅŸliler elçi göndermiÅŸler, sizi geri istiyorlar, ne dersiniz" diye sordu. Müslümanların reisi Câfer ayaÄŸa kalkarak:
-"Ey hükümdar, sorunuz onlara, biz onların kölesi miyiz?"
KureyÅŸ delegeleri adına Âs oÄŸlu Amr (Amr b.Âs) cevâp veriyordu:
-Hayır, hepsi hürdür.
-Onlara borcumuz mu var?
-Hayır, hiç birinde alacağımız yok.
-Kısas edilmemiz için, onlardan öldürdüÄŸümüz kimse var mı?
-Öyle bir isteÄŸimiz yok.
-O halde bizden ne istiyorlar?
Amr cevap verdi:
-"Bunlar atalarımızın dininden çıktılar, ilâhlarımıza hakaret ettiler, gençlerin inançlarını bozdular, aramıza ayrılık soktular."
Bu iddialara karşı Câfer:
-"Ey hükümdar, biz câhil bir kavimdik. TaÅŸtan, aÄŸaçtan yaptığımız putlara tapıyorduk. Kız çocuklarımızı diri diri tapraÄŸa gömüyor, ölmüÅŸ hayvanların leÅŸlerini yiyorduk. İçki, kumar, fuhuÅŸ ve hertürlü ahlâksızlığı yapıyorduk. Hak hukuk tanımıyorduk. Kuvvetliler zayıfları eziyor, zenginler fakirlerin sırtından geçiniyordu.
Cenâb-ı Hakk bizim hidâyetimizi diledi. İçimizden soyu-sopu, asâleti, ahlâk, fazilet ve dürüstlüÄŸü hakkında kimsenin kötü söz edemeyeceÄŸi bir Peygamber gönderdi. O bizi puta tapma zilletinden kurtardı. Tek, Allah'ı tanıttı. Yalnız O'na kulluÄŸa çağırdı. Bütün ahlâksızlıklardan uzaklaÅŸtırdı. DoÄŸru söylemeÄŸi, emâneti gözetmeyi, akrabalık haklarına riâyeti, komÅŸularla hoÅŸ geçinmeyi öÄŸretti. Yalan söylemeÄŸi, yetim malı yemeÄŸi, haksızlık etmeÄŸi yasakladı.
Biz O'na inandık. O'nun gösterdiÄŸi Hak Dini kabûl ettik. Bu yüzden kavmimizin hakaret ve iÅŸkencelerine uÄŸradık. Fakat dinimizden dönmedik. Dayanamaz hâle gelince onlardan kaçıp, sizin himâyenize sığındık..." dedi. Kur'ân-ı Kerim'den âyetler okuyarak herkesi heyacâna getirip aÄŸlattı.(84) Hz. İsâ ve Meryem'le ilgili olarak:
"Meryem çocuÄŸu alıp kavmine getirdi. Onlar: Meryem, utanılacak bir ÅŸey yaptın. Ey Harûn'un kızkardeÅŸi, baban kötü bir kimse deÄŸildi, annen de iffetsiz deÄŸildi... dediler. Meryem çocuÄŸu gösterdi: Biz beÅŸikteki çocukla nasıl konuÅŸabiliriz... dediler. Çocuk: Ben ÅŸüphesiz Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni Peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübârek kıldı. YaÅŸadığım müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti, beni bedbaht bir zorba kılmadı. DoÄŸduÄŸum günde, öleceÄŸim günde ve dirileceÄŸim günde bana selâm olsun.. dedi".
İşte hakkında ÅŸüpheye düÅŸtükleri Meryem oÄŸlu İsâ gerçek söze göre budur." (Meryem Sûresi, 27, 34)
Bu âyetleri dinleyen HabeÅŸ hükümdarı:
-"Allah'a yemin ederim ki, bu sözler Hz. İsây'a gelen sözlerle aynı kaynaktan," dedi ve KureyÅŸ elçilerinin teklifini reddetti.(85)
Ertesi gün, Amr NecâÅŸi'nin huzuruna çıkarak:
-"Onlar Hz. İsâ hakkında yakışıksız sözler söylüyorlar", diyerek hükümdarı tahrik etmek istedi. Çünkü HabeÅŸ NecâÅŸisi Ashame Hırıstiyandı.
Bu idiaya karşı Câfer:
-"Biz, Hz. İsâ hakkında Cenâb-ı Hak Kur'ân'da ne bildirmiÅŸse ancak onu söyleriz" dedi ve sonra ÅŸu anlamdaki âyeti okudu.
"Meryem oÄŸlu İsâ Mesih, Allah'ın Peygamberi, Meryem'e ulaÅŸtırdığı kelimesidir. O, Allah tarafından bir rûhdur..." (en-Nisâ Sûresi, 171)
Bunun üzerine NecâÅŸi yerden bir çöp alıp göstererek:
"-Hz. İsâ'nın dedikleri ile sizin söyledikleriniz arasında ÅŸu çöp kadar bile fark yok. Sizi ve Peygamberinizi tebrik ederim. Åžehâdet ederim ki, O zât, hak Peygamberdir. O'nu Hz İsâ müjdelemiÅŸti..." dedi. Sonra, KureyÅŸ elçilerine:
"-Peygamberlerini yalanlayan kavmin hediyesi bana lâzım deÄŸil," diyerek getirdikleri hediyeleri geri verdi.(86)
HabeÅŸistan'da Müslümanlar güven içinde kaldılar. Bunlardan bir kısmı, Müslümanlar Medine'ye hicret edince Medine'ye gittiler (622 M.). Bir kısmı Hudeybiye barışına kadar orada kaldılar. (628 M.) Câfer'in baÅŸkanlığında son 16 kiÅŸilik kafile ise Hayber'in fethi esnâsında Medine'ye döndü. (628 M.)
4- HZ. HAMZA VE HZ. ÖMER'İN MÜSLÜMAN OLMALARI
a) Hz. Hamza'nın Müslüman Olması
Hamza, Peygamberimizin amcalarındandır. Süveybe'den O da emdiÄŸi için, Rasûlullah (s.a.s.) ile süt kardeÅŸtir. Mekke Devri'nin 6'ıncı (616 M.) yılında Müslüman olmuÅŸtur.
Peygamberimiz bir gün "Safâ" tepesinde otururken yanından Ebû Cehil geçti. Rasûlullah (s.a.s.)'e çirkin sözlerle hakarette bulundu. Peygamberimiz hiç bir karşılık vermedi.
Hamza o gün ava gitmiÅŸti. DönüÅŸünde, bir câriye, olayı Hamza'ya anlattı. Hamza henüz Müslüman olmamıştı. YeÄŸenine hakaret edilmesine dayanamadı, silahını çıkarmadan, derhal KureyÅŸin toplantı yerine gitti. "KardeÅŸimin oÄŸluna hakaret eden sen misin?" diyerek yayı ile Ebû Cehil'in kafasına vurup yaraladı. Ebû Cehil, "Hamza Müslüman oluverir" korkusu ile ses çıkarmadı. (87) Ebû Cehil'den, Peygamberimize yaptığı hakaretin öcünü alan Hamza, Rasûlullah (s.a.s.)'e giderek O'nu teselli etmek istedi. Rasûlullah (s.a.s.)'in ancak imân etmesi ile memnûn olacağını söylemesi üzerine, ÅŸehâdet getirip Müslüman oldu.(88)
Hz. Hamza son derece cesûr, kuvvetli, gözünü budaktan sakınmaz bir kiÅŸiydi. Kendisinden üç gün sonra da Ömer Müslüman oldu. Bu ikisinin Müslüman olmalarıyla, Müslümanlar büyük destek buldular.
b) Hz. Ömer'in Müslüman Olması
Hz. Hamza'nın İslâm'ı kabûlü, Müslümanları sevindirmiÅŸ fakat müÅŸrikleri telaÅŸlandırmıştı. KureyÅŸ ileri gelenleri "Dârü'n-Nedve" de toplandılar. "Bunlar gittikce çoÄŸalıp kuvvetleniyorlar, çabuk çâresine bakmazsak, ileride önünü alamayacağımız tehlikeler doÄŸar... Buna kesin çâre bulmalayız" dediler. ÇeÅŸitli teklifler ortaya atıldı. Ebû Cehil:
"-Muhammed (s.a.s.)'i öldürmekten baÅŸka çıkar yol yok. Bu iÅŸi yapana ÅŸu kadar deve ve altın verelim," deyince Ömer ayaÄŸa kalktı:
"-Bu iÅŸi ancak Hattâb oÄŸlu yapar"? dedi. Ömer alkışlar arasında yola çıktı. Silahlarını kuÅŸanıp giderken yolda Abdullah oÄŸlu Nuaym'e rastladı. Nuaym:
"-Nereye böyle ya Ömer"? diye sordu. Ömer:
"-Araplar arasına ayrılık sokan Muhammed'in vücûdunu ortadan kaldırmaÄŸa"... diye cevâp verdi.
"-Ya Ömer, sen çok zor bir iÅŸe kalkışmışsın. Müslümanlar Muhammed (s.a.s.)'in etrafında pervane gibi dönüyor, seni O'na yaklaÅŸtırmazlar. YapabildiÄŸini kabûl etsek, HâÅŸimoÄŸulları seni yaÅŸatmazlar"... dedi. Ömer bu sözlere kızdı.
"-Yoksa sen de mi onlardansın"? diye çıkıştı. Nuaym:
"-Sen benden önce kendi yakınlarına bak. EniÅŸten Saîd ile kız kardeÅŸin Fâtıma Müslüman oldular," dedi.
Ömer buna hiç ihtimâl vermedi. Fakat içine düÅŸen ÅŸüpheyi gidermek için, yolunu deÄŸiÅŸtirip doÄŸru eniÅŸtesi Saîd b. Zeyd'in evine vardı. Bu esnâda içeride Kur'ân-ı Kerîm okunuyordu. Ömer, kapı önünde okunanları iÅŸitti. Kapıyı kırarcasına vurdu.
İçerdekiler Ömer'i görünce telaÅŸlandılar. Ömer'in İslâm'a olan düÅŸmanlığını biliyorlardı. Hemen Kur'ân sahifesini sakladılar ve kapıyı açtılar. Ömer:
-"Nedir o okuduğunuz şey"? diye bağırdı. Eniştesi:
-"Bir ÅŸey yok", diye cevap verdi. Ömer:
-"İşittiklerim doÄŸruymuÅŸ" diyerek, hiddetle eniÅŸtesinin üzerine atıldı. Araya giren kız kardeÅŸinin, bir tokatla yüzünü kan içinde bıraktı. Canı yanan kızkardeÅŸi Fâtıma:
-"Ya Ömer, Allah'tan kork. Ben ve eÅŸim Müslüman olduk, bundan gurur duyuyoruz ve senden korkmuyoruz. Öldürsen de dinimizden dönmeyiz"... dedi ve ÅŸehâdet getirdi. Yüzü kan içindeki kız kardeÅŸinin bu hâli ve sözleri Ömer'i sarstı, kalbinde bir yumuÅŸama baÅŸladı, âdeta yaptıklarına piÅŸmandı. OlduÄŸu yere oturdu:
-"Hele ÅŸu okuduÄŸunuz ÅŸeyi getirin, göreyim", dedi. Kız kardeÅŸi Kur'ân-ı Kerîm sahifesini O'na verdi. Bu sahife "Tâ Hâ" veya "Hadîd" Sûresinin ilk âyetleriydi. Ömer büyük bir ilgi ile sahifeyi okumaya baÅŸladı.
"Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ı tesbîh ederler. Yegâne galip ve hikmet sahibi olan O'dur. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur, hem diriltir, hem öldürür. O her ÅŸeye hakkıyla kâdirdir. O her ÅŸeyden öncedir. Kendisinden sonra hiç bir ÅŸeyin kalmayacağı Son'dur, varlığı aÅŸikârdır, gerçek mâhiyeti insan için gizlidir, O her ÅŸeyi bilir"... (el- Hadîd Sûresi, 1-3)
Ömer bu âyetleri okuduktan sonra derin bir düÅŸünceye daldı. Allah Kelâmı'nın yüksek mânâ ve fesâhati onun kalbine iÅŸlemiÅŸti. "Göklerde ve yerde olan ÅŸeyler hepsi Allah'ın, bizim putlarımızın bir ÅŸeyi yok...," diye düÅŸündü. "Beni Rasûlullah (s.a.s.)'in yanına götürün" dedi O esnada Hz. Peygamber (s.a.s.) Safâ semtinde Erkâm'ın evindeydi.
Ömer'in silahlı olarak geldiÄŸini gören Müslümanlar telaÅŸlandılar. Yalnızca, Hz. Hamza:
-İyilik için gelirse ne âlâ, aksi halde geleceÄŸi varsa, göreceÄŸi de var, telâÅŸa gerek yok... dedi. Sağından ve solundan iki kiÅŸi tutarak Rasûlullah (s.a.s.)'in huzuruna götürdüler. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in önünde diz çökerek ÅŸehâdet getirdi. Orada bulunanlar sevinçlerinden hep birden tekbir getirdiler. Safâ tepesinde yükselen "Allâhü Ekber" sadâsı ile Mekke ufuklarını çınlattılar.(89)
Ömer:
-"Kaç kiÅŸiyiz"? diye sordu.
-"Seninle 40 olduk," dediler. Ömer:
-"O halde ne duruyoruz"? Hemen çıkalım, Harem-i Åžerîf'e gidelim, dedi. Bütün Müslümanlar toplu halde Kâbe'ye gittiler.
KureyÅŸ, Dâru'n-Nedve'de sonucu merak içinde beklemekteydi. Müslümanların toplu halde Harem-i Åžerîf'e ilerlediÄŸini görünce:
-"İşte Ömer, hepsini önüne katmış getiriyor... " dediler.
Ömer KureyÅŸlileri görünce:
-"Beni bilen bilsin, bilmeyen öÄŸrensin, Ben Hattab oÄŸlu Ömer'im. İşte Müslüman oldum..." dedi ve ÅŸehâdet getirdi. KureyÅŸliler ÅŸaÅŸkına döndüler. Her biri bir tarafa savuÅŸtu.
Müslümanlar ilk defa Harem-i Åžerîfte saf olup topluca namaz kıldılar.(90)
Hamza ve Ömer'in Müslüman olmalarıyla, İslâm'ın yayılması hız kazandı. Daha önce 6 yılda sayıları ancak 40 kiÅŸiye ulaÅŸabilmiÅŸken bir yıl sonra Müslümanların sayısı 300'ü geçmiÅŸ, bunlardan 90 kiÅŸi HabeÅŸistan'a hicret etmiÅŸti.
5- MÜÅžRİKLERİN BOYKOT İLÂNI
a) Müslümanların Muhâsaraya Alınması (616 M.)
Mekke müÅŸrikleri, İslâm nûrunun sönmesi için , ellerinden gelen her ÅŸeyi yaptılar. Alay, hakaret ve iÅŸkencenin her çeÅŸidini denediler. Bütün bunlar İslâm'ın yayılmasına, Müslümanların sayılarının günden güne artmasına engel olamıyordu.
Mekke Devri'nin 7'nci yılı (616 M.) Muharrem ayında KureyÅŸ ileri gelenlerinden 40 kiÅŸi Ebû Cehil'in baÅŸkanlığında toplandılar. HâÅŸim oÄŸullarıyla alış-veriÅŸ yapmamaÄŸa, kız alıp-vermemeÄŸe, görüÅŸüp buluÅŸmamaÄŸa, ekonomik ve sosyal her türlü iliÅŸkiyi kesmeÄŸe karar verdiler. Bu kararı bir ahidnâme ÅŸeklinde yazıp mühürlediler ve bir beze sararak Kâbe'nin içine astılar. Böylece Müslümanları canlarından bezdirip Hz. Peygamberin kendilerine teslim edileceÄŸini umdular. Karara aykırı hiç bir ÅŸey yapmayacaklarına dâir yemin ederek karar hükümlerini müsâmahasız uygulamaÄŸa baÅŸladılar.(91)
Bu karardan sonra, ÅŸurada-burada dağınık halde olan bütün Müslümanlar Ebû Tâlib mahallesi'nde HâÅŸimî'lerle birleÅŸtiler. Ebû Leheb, HâÅŸimî'lerden olduÄŸu halde, müÅŸriklerle beraber oldu ve mahalleden çıktı. Ebû Tâlib, Müslüman olmadığı halde, Müslümanların başına geçti. Hz. Peygamber de üç yıldan beri ikamet etmekte olduÄŸu Erkâm'ın evinden, Ebû Tâlib Mahallesine taşındı. Müslümanlar burada üç yıl (616-619 M.) abluka altında kaldılar.
b) Acıklı Günler
Müslümanlar abluka altında kaldıkları bu üç yıl içinde çok sıkıntı çektiler. Yeteri kadar erzâk temin edemedikleri için, açlıktan aÄŸaç yapraklarını yediler. Bazı küçük çocuklar, gıdasızlıktan öldü. Ebû Cehil gece-gündüz Ebû Tâlib Mahallesi'ne girip çıkanları kontrol ediyor, mahalleye gizlice yiyecek maddesi sokulmasına imkân vermiyordu. Hamza ve Ömer gibi cesûr olanların dışında kimse çarşıya çıkıp alış-veriÅŸ yapamıyordu. Sa'd İbn Ebî Vakkas, bir defa bulduÄŸu bir deri parçasını ıslatmış, ateÅŸte kavurarak yemiÅŸti. Kadınların ve çocukların açlıktan feryatları mahalle dışından duyuluyordu. Müslümanlar yıllık yiyecek ve diÄŸer ihtiyâçlarını ancak "eÅŸhür-i hurum" denilen kan dökülmesi yasak dört ayda (Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep) temin etmeÄŸe çalışıyorlardı. Peygamber Efendimiz de dâvet ve tebliÄŸ vazifesini, özellikle Mekke'ye dışarıdan gelenlere ancak bu aylarda yapabiliyordu. Müslümanlar üç yıl süren bu boykot esnâsında dayanılmaz sıkıntılara katlandılar. Fakat KureyÅŸ bundan da hiç bir netice alamadı.
c) Boykot Anlaşması'nın Yırtılması
Müslümanların bu acıklı durumu müÅŸriklerden bazı insaflı kimseleri de rahatsız etmeÄŸe baÅŸladı. HiÅŸâm b. Amr, Züheyr b. Ebî Ümeyye, Mut'im b. Adıy, Ebu'l-Bahterî, Zem'a b. Esved ve Adıy b. Kays bu kararı bozmak üzere anlaÅŸtılar.(92) KureyÅŸ'in toplu bulunduÄŸu bir anda Harem-i Åžerîf'e gittiler. İçlerinden Züheyr:
-"Ey KureyÅŸ topluluÄŸu, ÅŸu yaptığımız ÅŸey, insanlığa yakışmaz. Biz her imkândan yararlanırken, bizim kabilemizin bir kolu olan HâÅŸimoÄŸullarının aç bırıkılması insâfla baÄŸdaÅŸmaz. Bu kararın bozulması gerekir... Yemin ederim ki bu zâlim ahidnâme yırtılmadıkça buradan ayrılmıyacağım." diye söze baÅŸladı. Ebû Cehil, Züheyr'i susturmak istediyse de, diÄŸerleri de onu destekledikleri için muvaffak olamadı.(93)
Esâsen Kâbe' ye astıkları bu ahidnâmenin aÄŸaç kurtları tarafından yendiÄŸini Hz. Peygamber (s.a.s.) haber vermiÅŸti. Bir köÅŸede oturmakta olan Ebû Tâlib de:
-"Gidin, bakın. EÄŸer yeÄŸenimin sözü doÄŸru çıkmazsa ben her istediÄŸinize râzıyım. Ama doÄŸru ise sizin de bu zulme son vermeniz gerekir." demiÅŸ, bu haber bütün Mekke'de yayılmıştı. Gerçekten, ahidnâmeyi yırtmak için ellerine aldıklarında, bütün yazıların kurtlar tarafından yenilmiÅŸ olduÄŸunu gördüler.(94) Müslümanlar Mekke Devri'nin 10'uncu yılında böylece bu korkunç boykottan kurtulmuÅŸ oldular.
Bedir


Konu: selamun aleykum
Hicri 1428. seneniz hayırlı olsun..
Bağlantı »