Image Hosted by ImageShack.us


İslam Kaynakları ( Gerekli bilgiler)
  • GenclereOzel.net
  • Hadisler..
  • (32 Farz)
  • (54 Farz)
  • Kuran-ı Kerim (Meal)
  • İSLAMDA EVLENMENİN HÜKMÜ
  • ilahi ve ezgi (sözleri)
  • Dinimizi öğrenelim!
  • Namaz ögreniyorum.
  • Gerekli (Dualar)
  • Hz.Muhammed (s.a.s)
  • Dini Bilgiler
  • Image Hosted by ImageShack.us Hikayeler - Hamd, Alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Salâtü Selâm, enbiyâların sonuncusu Resulullah'ın, Ehlinin, Sahabesinin ve de kıyamete kadar, onları dost edinenlerin üzerine olsun. - Blogcu



    25/6/2006

    ÇOBANIN AŞKI erinmeden okuyun bi!!!

    erinmeden okuyun bi!!!
    ÇOBANIN AŞKI

    Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden
    mi,
    konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun
    halini:

    - Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor,
    işi
    gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr
    etmiyor, son
    bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın
    kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama
    herhalde
    aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim...

    İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir
    zırh
    giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara
    dalıp
    dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu.
    Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren
    delikanlıya
    çevirip tebessüm etti.

    - Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane
    anlatmaya başladı.

    İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine
    derman
    aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı,
    her
    meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini
    tanıyıp
    sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti
    ve
    kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede
    yaşıyor,
    gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının
    aşkıyla
    eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi
    bu
    garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.

    Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin
    bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz
    teslimiyetiyle:

    - Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde
    tesbih ,
    kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir
    miyim?

    - Evet , dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin,
    kırk
    gün sonra padişahın kızı senindir.

    İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine
    derman,
    yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih,
    gönlünde
    aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu
    tuttu.
    Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini
    kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve
    dudakları
    kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah...

    Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi
    kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan
    sarmıştı.
    Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten
    bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çe ş me başında kadınlar,
    tarlada
    işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:

    - Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece
    gündüz
    durmadan Allah diyormuş, Allah Allah ...”

    Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya
    geldiğinde
    üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı,
    dudaklarının da
    kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih
    tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de,
    bu
    nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam ,
    karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını
    birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti,
    o
    durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne
    bir
    ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor,
    tespihine
    bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye
    çalışıyor,
    avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında
    dostunun
    gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
    Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu
    neye
    bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu
    artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç
    tükendi,
    an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
    Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün
    ülkeyi
    sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmu ştu. Meselenin
    aslını
    merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından,
    bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi
    ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti
    başveziri . Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması
    gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin
    yolunu
    tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı,
    derman
    diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri
    yapmaya,
    sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
    - Hünkârım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler,
    demesiyle son buldu.
    Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür,
    birinin
    derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar
    ederdi.
    Güldü ihtiyar:
    - Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi.
    Şaşırma
    sırası padişaha gelmişti.
    - Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler
    mi?
    Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının
    üstünden...
    Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların
    arkasında
    halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana
    vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye
    başladılar.
    Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir
    olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey
    bulamasalar şaşırmazlardı.
    Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine
    bağladı, duyulması güç bir sesle;
    - Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik.
    Yavaşça başını çevirdi aşık , sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde
    en
    ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes
    heyecan
    içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar...
    Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru
    uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
    Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne
    vezirlik,
    ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
    - Efendim , diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim,
    zat-ı
    âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi
    bahtiyar
    edersiniz...
    Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık
    maşukuna
    kavu ş acak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten
    ağlıyordu.
    Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye
    yaratılmıştı.
    Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç
    adamdaydı.
    Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra,
    gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir
    ifadeyle:
    - Hayır , dedi, kızınızı istemiyorum.
    Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk
    hayret
    içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm
    ediyordu.
    Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak
    bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
    - Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen,
    neyi
    reddettiğinin farkında mısın?
    Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
    - A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah
    padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah
    deseydim...
    « Önceki ::